6. Gerek cinlerden,gerek insanlardan(olan bütün vesvesecilerin şerrinden Allah’a sığınırım!
Sayfalar
Akıl ve Kuran Sempozyumu
www.aliaksoy.net Son Yazılar- Kanser genleri kapatılacak
- Çocuğunuzda domuz gribi varsa…
- İnternet kullananlar akıllanıyor!
- Gelecek hidrojen enerjisinde
- Sana Neyi İnfak Edeceklerini Sorarlar - Recep İhsan Eliaçık
- Bir dakika sükunet !
- Uyghur Seghinish
- Çılgın Kanal Dizi Müziği - Loituma - Leven Polka
- FACEBOOK SAYFASI: ANTALYA GÜNLÜĞÜ www.antalyagunlugu.com
- Myspace, Lastfm, sansür, kültür ve bir avuç insan…
Çelişkiler – Son Yazılar
Allah’ın Kevni Ayetleri – Son Yazılar- And Kedisi (Leopardus jacobitus yada Oreailurus jacobita)
- Radyoaktivite
- Antartika kıtası
- Satürn’ün uydusu Titan’da su olasılığı
- Akraba evliliği ve sakıncaları
- Mars yaşam için çok tuzlu
- Uzay havası, hayatımızı etkiliyor
- Destek ve hareket sistemi
- Canlilarda Hücre Bölünmeleri
- Dünyanın en güçlü lazeri Güneş gibi
Kuran Müslümanı – Son Yazılar
Hayırlarda Yarışanlar – Son Yazılar- Sana Neyi İnfak Edeceklerini Sorarlar – Recep İhsan Eliaçık
- Kanserli hücreler 5 günde yok oldu!
- “Tanrı’nın Doğum Günü” Kutlu Olsun Mu?
- İnsanlar Neyi Bekliyor?
- Çoğunluğa Uymak
- 1 SMS 5 YTL, 1923′e boş mesaj at, sen de bir fidan dik !
- Vahiy Savunması / Kuran Dışı Vahyin İmkansızlığı
- Tazmanya kaplanının soyu canlandırılıyor
- Dünyanın en güçlü lazeri Güneş gibi
- Kene – Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi Hastalığı – Kene Isırığı
Kategoriler
- 072
- 073
- 074
- 075
- 076
- 077
- 078
- 079
- 080
- 081
- 082
- 083
- 084
- 085
- 086
- 087
- 088
- 089
- 090
- 091
- 092
- 093
- 094
- 095
- 096
- 097
- 098
- 099
- 100
- 101
- 102
- 103
- 104
- 105
- 106
- 107
- 108
- 109
- 110
- 111
- 112
- 113
- 114
- Abese
- Adiyat
- Alak
- Alâ
- Asr
- Büruç
- Beled
- Beyyine
- Cin
- Duhâ
- Fecr
- Felak
- Fil
- Gaşiye
- Hümeze
- ihlas
- infitar
- insan
- inşikak
- inşirah
- Kadir
- Kafirun
- Kâria
- Kevser
- Kureyş
- Kıyamet
- Leyl
- Mâun
- Müddessir
- Mürselât
- Müzzemmil
- Mutaffifin
- Nas
- Nasr
- Naziat
- Nebe
- Sems
- Tarık
- Tebbet
- Tekasür
- Tekvir
- Tin
- Zilzâl
www.aliaksoy.net
- Abdest nedir ? Amacı Nedir ?
- Allah İnsanları Niçin Yaratmıştır
- Allah Kelimesi İslam Dininden Önce Biliniyor muydu?
- Allah kimi hidayete iletir ?
- Allah peygamber olarak sadece insanları mı göndermiştir?
- Allah şirki bağışlar mı?
- Allah`ın Kalpleri Mühürlemesi
- Allah’ın isimleri
- Allah’ın katında gün
- Allah’tan başkasını Rabb edinme
- Ayet ve Surelerin sıralanmasındaki düzen
- Ayın Yarılması (Şakkul Kamer) diye bir mucize var mıdır ?
- Bağlayıcı olan tek yazılı kitap Kuran-ı Kerîm’dir
- Batır Allah’ım batır…
- Bazı önemli hadis uydurucuları
- Beşer Peygamber
- Bir iftira, bir cevap…
- Biri şu Haram üretim tesislerini kapatsın!
- Cehennem ile ilgili meseleler
- Cihad Nedir , Nasıl Yapılır ?
- Cinn kavramı ve Kuran’da Cinn - Cinn nedir ?
- Çoğunluk gerçeğin (doğrunun) göstergesi olabilir mi?
- Dabbet ül Arz nedir ?
- Din adına Arap milliyetçiliği ve Türkler hakkındaki uydurmalar
- Din adına Kuran dışı inanışlara örnekler
- Din adına sanat, müzik, heykel, resim, satranç düşmanlığı
- Din hükümleri ancak vahiyle sabit olanlardır
- Dindarlık adına bilimsel geriliğe bir örnek: Marifetname
- Dindarlık adına müşrikleşme eğilimleri
- Dindarlık adına putperestlik
- Dinde “niçin” ve “nasıl” sorusu
- Dine iftira eden vebal altındadır
- Dine sokulan ilavelerin, hadislerin uydurulma sebepleri
- Dini Bilginin Oluşumunda Aklın Rolü
- Dini oyuncağa çevirme: Nesih - Mensuh
- Dinimizde şefaat varmıdır ?
- Dinimizde “kandil geceleri” diye bir şey var mıdır ?
- Dinin amacı ayrıntı değil, öz biçimde Allah’a bağlılıktır
- Diyalog sünnet midir ?
- Doğum Kontrolü ve Kürtaj
- Dört halifenin hadislere karşı tavrı
- DUA
- Dua nedir, nasıl dua edilir ?
- Duada evliyayı aracı koyma ve şirk
- Ebu Hanife’nin hadis eleştirisine yaklaşımı
- Ebû Hanife’ye Hadis Konusunda “Hadisçiler” Tarafından Yöneltilen Eleştiriler
- Ecel 2.Bölüm
- Ecel Nedir ?
- Edip Yüksel hakkında…
- Elçiye, Resule, Peygambere itaat ne demektir ?
- Fatiha kimlere okunmalı ? Ölülere mi, dirilere mi ?
- FİTNE - Bela, imtihan, işkence olgunlaşma…
- Gayb nedir ?
- Gerçek dindar kim ?
- Hadis - Kuran çelişkilerine örnekler
- Hadis - mantık çelişkileri
- Hadis hadisleri yargılarsa…
- Hadis İlaveleri
- Hadis Kalburcuları ve Kalburları - 1
- Hadis Kalburcuları ve Kalburları - 2
- Hadis ve Sünnet gerçeği
- Hadis-i Kutsi - Vahy olupta Kuran’da olmayan (!)
- Hadisin Kuran düşüncesine uyması gerekir
- Hadislerin - Sünnetin - İncelenmesi
- Hadislerin birbirini yalanlaması
- Hangi İslam
- Hanif Dostlar Kütüphanesi
- Hanif Müslümanlık , Hanif İslam inancı nedir ?
- Haniflik Nedir ?
- Haram Aylar ve Nesih
- Hıristiyan ve Musevilerden ibret almak
- Hızır kimdir, ne iş yapar ?
- Huşu ( Namazın Özü )
- Hz. Muhammed (sav)’e mucize verilmiş midir ?
- Hz.Muhammed’in tebliği
- İsa (as) kıyamete yakın bir zamanda tekrar dünyaya inecek mi?
- İslam Dininin Öğrenilmesinde Kaynak Sorunu
- Kabir azabı var mıdır ?
- Kavramları modernleştirebilirsiniz, ya kafalarınızı ?
- Kim bu Allah dostları?
- Kıyamet alameti uydurmaları: İsa’lar, Mehdi’ler…
- Kıyamet Manzaraları
- Kuran - ı Kerim’e karşı vazifelerimiz nelerdir ?
- Kuran - ı Kerim’in indiriliş nedenleri
- Kuran - Sünnet ilişkisi
- Kuran abdestsiz olarak okunabilir
- Kuran Ayetlerine Göre Din
- Kuran Dua Ayetleri
- Kuran ile mezheplerin orta yolu olur mu?
- Kuran nasıl bir kitaptır ?
- Kuran Okumanın Zararları
- Kuran Tarihi
- Kuran ve Tarihselcilik
- Kuran ve yönetim
- Kuran-ı Kerim hakkında genel bilgiler
- Kuran-ı Kerim ışığında ahiret (mp3)
- Kuran-ı Kerim ışığında kıyamet (mp3)
- Kuran-ı Kerim ışığında ölüm (mp3)
- Kuranda “Tesbih” Kavramı - Tesbih nedir ?
- Kuran’a Dönüş
- Kuran’a Yönelmek
- Kuran’da 19 mucizesi
- Kuran’da Anlatılan İblis
- Kuran’da Dua Nasıl Anlatılıyor ?
- Kuran’da Kadın
- Kuran’da Nesh Var Mıdır ?
- Kuran’da Nesh ve Recm cezası
- Kuran’da Sevgi
- Kuran’da “itaat” kavramı
- Kuran’da “veli” kavramı ve günümüzün “evliya” anlayışı
- Kuran’da “yemek” ve mezheplerin, hadislerin dininde “yemek”
- Kuran’daki halife sözcüğü veya Kuran’daki halife
- Kuran’daki “Hikmet” sözcüğünün anlamı
- Kuran’dan dualar - Allah insana öğretiyor…
- Kuran’ı açıklamada usul
- Kuran’ı anlama rehberi - 1. Bölüm
- Kuran’ı anlama rehberi - 2. Bölüm
- Kuran’ı anlamada yöntem
- Kuran’ı anlamak üzerine…
- Kuran’ı Doğru ve Sağlıklı Anlamaya Engel Faktörler
- Kuran’ı kimler anlamaz ?
- Kuran’ı Kuran’la tanıyalım
- Kuran’ı üfürük kitabı yapanlar
- Kuran’ın anlaşılmasının önündeki engeller ve Kuran’ın istismarı
- Kuran’ın dininde “kadın” ve uydurulan dinde “kadın”
- Kuran’ın dininin kolaylığı
- Kuran’ın Edebi Yönden Mükemmelliği
- Kur’an kıssalarının önemi
- Kur’an yetmez diyen uydurukçular!
- Kütüb-i Sitte’nin eleştirisi ve Kuran’a arzı
- Mehdi İnancı Nedir
- Mehdi inancı nedir ? Mehdi gelecek midir ?
- Mezhep dininde bir büyük uydurma: Recm (Taşlayarak öldürme)
- Mezheplerimiz
- Mütevatir Hadis Var mıdır ?
- Namaza hazırlık: Zihin temizliği
- Namazı Dosdoğru Kılmak
- Namazın kazası olmaz
- Nebevi Şikayet: “Bu kavmim Kur’an’ı Terketti”
- Ölmüşlerin arkasından Yasin suresi okumak sünnet midir?
- Pasif iyi, aktif kötünün teşvikçisidir
- Peygamberin her sözünü vahiy kabul etmek dini güçleştirir
- Peygamberin putlaştırılması
- Rahmet Şiiri
- Ramazan Ayı Arınma Ayı
- Reform değil, Kuran’a dönüş…
- RESUL GERÇEĞİ
- Risalet ve Sünnet
- RİVAYET Nedir ?
- Ruhbanlık ve Zühd - Takvadan sapmalar
- Salavat nasıl getirilir ?
- Samiri ve Ahmak Toplumu
- Şarh-ı Sadr: Kalbin yarılması mı göğsün açılması mı ?
- Şefaat nedir ? Kim, kime şefaat eder ?
- Şirk koşmak ne demektir ?
- Sözümüzün arkasında mıyız ?
- Şükür , Şükretmek…
- Sünnet kavramı
- Sünnet ve Hadis Anlayışı
- Sünni veya şii olmak zorunda mıyız ?
- Süper bir Mehdi Hayal Ediyorum, Bilincim Kapalı
- Sure isimlerinin Türkçe anlamları
- Tahrif edilen ayetler - 1
- TAKVA (cennetin bedeli)
- Tarikatlar
- Tefekkür - İnsanı insan yapan eylem
- Tefsir Kitaplarında Bazı Zaaflar
- Teslim bayrağını çekmeliyiz. İyi de ne zaman?
- Tevrat, Zebur, İncil ve Kuran karşılaştırması
- Toplum ve Kuran
- Türkler hakkındaki hadisler uydurmadır
- Ümmi - Peygamberin okur yazarlığı
- Uydurulmuş hadisler
- ZİKİR (Allah`ı anmak….)
Burada

6. “cinlerden ve insanlardan” diye genelleştirilerek beyân olunacağına göre bu da yeterlidir. Bununla beraber Ebu Hayyan bunun nefse de şümûlünü ve tam sinsilik mânâsını göstererek Bahir’de demiştir ki: “el-Hannâs, “İzi üzere geri dönen, zaman zaman gizlenendir.” Ve bu vasıf, şeytanda yerleşmiştir. Kul Allah Teâlâ’yı zikrettiği zaman şeytan geriler, çekinir. Şehvetlere gelince: Bu da imân ile ve meleğin ilham iyle, hayâ ile siner, çekinir. Şu halde bu iki mânâ “vesvas”ta mevcuttur, da “Şeytanlardan ve insanların nefislerinden” demek olur. Yahut vesvâs ile murad, şeytan ve kötü yakınlardan yaldızcı, kışkırtan, da o “vesvâs”ı beyan olur. “Hunûs” müteaddi (geçişli) olabileceğine göre de “hannâs”, geriletici veya sindirici demek olur. Şeytan ve şehvetler hakkında bu da doğrudur. Çünkü bunlar vesveseleriyle insanı geriletir, insanlık rûhunu hak yolunda ilerlemekten alıkoyar. Akıl ve fikrini çelerek sabır ve me t anetini, azim ve irâdesini kırarak imân ve şeksiz ilimden, güzel ameller için mücahededen çekindirir, sırf hayvanî, fanî zevklere ve yanlış yollarla türlü hilelere, aldatışlara sevkederek geriletir, aşağılatarak ve soysuzlaştırarak fânî hayatta çürütüp bi t irmek ister. Allah anıldıkça, hak korkusu göründükçe geriler, siner, fırsat buldukça döner, yüz buldukça şımarır, musallat oldukça olur, musallat olduğunu da düğümlere üfleye üfleye vehimler ve hayâller içinde sindire sindire alçaltır ve adı kötüye çıkmış eder bırakır. Bu mânâ itibarıyla da yine sinsi diye tercemesi uygun olur.
İbnü Sinâ demiş ki: Vesvâs, vesvese veren düşüncedir. Bu da hayvansal nefsi kullanmaya geçişi, sonra da hareketi aksine oluşu cihetiyle hayâl gücüdür. Zira nefsin asıl vechesi ayırıcı prensipleredir. Hayal edici güç onu madde ve ilişkileriyle meşgul olmaya doğru tuttuğu zaman o güç, hunûs etmiş, yani tersine hareket etmiş olur. Bazıları da demiştir ki, kuruntu gücüdür. Çünkü o başlangıçlarda akla uygun gelir. Fakat iş sonuca gel i nce çekinir, vesvese vermeye, şüpheye düşürmeye başlar.
Âlûsî’nin bunlara karşı, “Allah’ın kelâmını böyle tefsir etmek vesvâs-i hannâsın şerrinden olduğu gizli değildir.” demesi de yerinde olmamıştır. Zira kuruntu ve hayâl atılınca vesvesenin yeri kalmaz. Allah’ın kelâmını, yarattığı tabiata bakarak, âfakî (nesnel) ve enfüsî (öznel) alâmetlerini düşünüp ve inceleyerek anlamaya çalışmak şeytanın vesvesesi değil, Kur’ân’ın bakma (nazar) ve tefekkür emirlerinin gereği olduğunun da unutulmaması gerekir. Nitekim Beydâvî de vesvese vereni vehim kuvveti gibi diyerek izah etmiştir. Bunu bir temsil değil, sadece düşündürmeye yorup da vehmin ve hayâl vesveselerinin şerrini istiâze (sığınma)den hariç bırakmak şeytanın en çok kullanmak istediği aracılarını ihmâl e tmek demektir.
“Vesvâs”ın vesvese veren kuvvet demek olduğunda ve vesvesenin hayâl etmek ve kuruntu ile ilgili bulunduğunda vesveseye düşülmeye sebep yoktur. Ancak bunu tahsise kalkışmayıp da şu ilâhî beyanın umûm ve şümûlü üzere anlamak elbette daha doğrudur. Zira “Vesvâsü’l-hannâs” nedir, diye tereddüde düşülmemek için şöyle beyan ve açıklama buyurulmuştur: O ki insanların sînelerinde vesvese verip durur. Yani insanların içlerinde: gerek ferd olarak içlerinde, gönüllerinde ve gerek toplum olarak i ç lerinde, aralarında, yahut Allah’ı unutanların göğüsleri, bağırları içinde iç ve dış duyularından hatırlarına, gönüllerine türlü vesvese sokar, sezilir sezilmez fiskos eder gibi yavaşçadan gıcıklayarak kötü telkinler yapar, kötü kötü eğilimler, alçak alça k hisler uyandırır. Bu şekilde akıl ve fikirlerini çeler, türlü fenalıklara düşürür. Allah yoluna gitmekten, insanlık gayesine ermekten alıkor, nihayet din ve imandan çıkarır, ebedi helake sürükler. O vesvâsi’l-hannâs işte böyle her şerrin başı olan vesves e yi gafil insanların sînelerinde fısıldayıp duran sinsi etken her ne ise odur.
İbnü Sinâ der ki: “Nefsin birinci bineği sînelerdir. Zira insana ait nefsin ilk ilgilendiği kalbdir. Onun aracılığı ile diğer uzuvlara yayılır, onun için vesvesenin etkisi i lk önce sînelerde olur.”
Tefsirciler diyorlar ki, burada mevsûlünün i’rabında üç vecih caizdir: Birincisi, sıfat olarak mahallen mecrûr olmaktır ki, vesvâsın tefsir edici sıfatı (sıfat-ı müfessiresi) demektir. İkincisi, onu tefsir için isti’nâf cümlesi olmak üzere takdirinde haber olarak merfû olmaktır. Üçüncüsü, zem üzere mansup olmaktır. Bu iki veche göre “el-Hannâs”da vakıf yapmak, vakf-ı hasen olur. Birincisine göre ise Kevâşî tefsirinde, “vakıf caiz olmaz” demiş. Fakat Taybî buna: “Vakfın caiz olmamasında şüphe (nazar) vardır, çünkü fâsıla vardır (âyet sonudur).” diye ilişmiş. Keşf’te de demiştir ki, sıfat olunca hüsün (güzel olma), müsellem değildir. Meğer Allahümme vakf-ı hasen bir özel fâsılada bu gibisine de şamil olması hakkında bir v e che göre olsun. Zira Kur’ân’ın her fâsılası güzeldir, her âyetinde vakıf yapmanın da güzel olması lâzım gelir. Âyetlerde vakıf, Rasulullah’ın sünnetidir, diye de bir rivayet vardır. Bu “en-Nâs”dan murad, Allah’ı zikirden gaflet edenler, yani gaflet hal i nde olan insanlar olması açıktır. Onun için bunun “nâsî” yani unutan mânâsına olmasını da caiz görmüşlerdir.
Cinlerden ve insanlardan. Yani o vesvese veren gerek gizli cin taifesinden, cinnîlerden olsun ve gerek malum insanlardan, insîler kısmından olsun o vesvasi’l-hannâs ikisini de kapsamına alır. İkinci bir mânâ ile: Cinden de vesvese verir, insanlardan da vesvese verir. Yani cinlerden, tabiat ötesi gizli yaratıklardan bahsederek onlara ilişik ettirerek o cihetten de vesvese verir. İnsanlardan bahsederek, onlara ilişik ettirerek o yönden de vesvese verir. İbnü Sinâ’nın anlayışına göre cin istitar (gizlenme, örtünme)den, ins istinâstandır, gizli işler gizli hisler, yeniden başlanılan işler açık hislerdir. Vesvese veren, kalbe vesveseyi bunlardan v e rir. Üçüncü bir mânâ ile gerek cinden olan ve gerek insten olan insanların sadır (sîne)ları içinde vesvese verir, bu şekilde cinni de azıtır, insanı da azıtır. Dödüncü bir mânâ ile de, yani gizli, açık cin ve insanın şerrinden.
Bu mânâların vechi: Buradaki in mânâsı ve ilişkisidir. Bunda tefsirciler üç, dört vecih zikretmişlerdir:
Birincisi: “Min” beyâniyye olarak yü beyân olmasıdır ki, dolayısıyla “vesvâs”ın cinslerini beyan olur. Yani o vesvese veren vesveseci şeytan iki türlüdür: Biri fizik ötesi sahada gizli takımdan, cinnîler soyundan, biri de normal düzeyde açık ilgi kurulan, bilinen insanlar soyundandır. Bu mânâ En’âm Sûresi’nde geçtiği üzere “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar.” (En’âm, 6/112) âyeti mânâsına uygun olarak vesvâs (vesveseci)ın insan ve cin şeytanlarından daha genel olduğunu ve hepsinin şerrinden Allah’a sığınmak lüzûmunu beyân olur, en açık mânâ da budur. Ebu Zer (r.a.)’d e n rivayet edilmiştir ki, bir adama: “Sen, insan şeytanından Allah’a sığındın mı?” demiştir.
İkincisi: in ibtidâiyye olarak ye taallûk etmesidir ki, vesvese vereni değil, verdiği vesvesenin başlangıcını, ilgilenme yönünü göstermiş olur. Kâh cinlerden vesveselendirir, kâh insanlardan vesveselendirir, demek olur. Bu, yoruma göre cin, en genel mânâsıyla melekleri de kapsamına almış olabilir. Gerçi melek, şer değil ve vesvese vermezse de vesveseciler onlardan da bahsederek vesvese ve aldatmacada bul unabilirler.
Üçüncüsü: deki “nâs”ı beyân olmasıdır ki, Ferrâ ve daha bir takım kimseler buna kâni olmuşlar ve demişlerdi: “Nâs, cinne de denir. Nitekim Cin Sûresi’nde “Cinlerden bir topluluk.” (Cin, 72/1) ve “Cinlerden erkekler.” (Cin, 72/6) denildiği gibi Kelbî’den nakledildiği üzere “Cinlerden insanlar” dahi denilir. Bu şekilde o vesveseci, cinden olan “nâs”a da, insten olan “nâs”a da vesvese verir demek olur.
Keşşâf sahibi der ki: “Ben, bunu doğru bulmam. Çünkü cinne cin denmesi kapalılıklarından, gizliliklerinden dolayıdır. “Nâs” (insanlar)a nâs denilmesi de, beşer denilmesi gibi, ortada oluşlarından dolayıdır ki, ibsâr (görmek) mânâsına olan înâstan alınmıştır. “Nâs” deyiminin ikisine de söylendiği vâki, sahih ve sâbit olsa bile, Kur’ân’ın fesâhatine ve yapmacıktan uzak olmasına uygun olmaz. Bu mânâyı anlamak için ile “en-Nâsî” (unutan) kastedilmesi daha iyidir ki, “O çağırıcının çağırdığı gün.” (Kamer, 54/6) gibi “İnsanların akın akın döndüğü yerden.” (Bakara, 2/199) âye t inde kesrile okunduğu gibi olur. Sonra da bu nâsî, cin ve ins ile beyan edilir. Çünkü insanlar ve cinler, Allah Teâlâ’nın hakkını unutmakla vasıflanmış iki türdürler.” Fakat bu da zahirin zıddı olmakla beraber, bu şekilde “sadr”ın çoğulu olan sudûrun tekil olan nâsîye izafeti de zevke pek uygun gelmez. Bu veche kâni olanların asıl maksadı burada ins ve insîyi mutlak insandan daha özel olarak ona karşıt olan cinni de mutlak insan cinsi ve mâhiyeti içerisinde düşünmek gerekir. Çünkü ins, mutlak insan mânâsın a geldiği gibi, insanın ilişki kurduğu dostu, yâri ve devamlı beraber olduğu ahbâbı mânâsına da gelir. Buna karşılık olan da tanımadığı yabancısı, bilmediği demek olur. Yine bu mânâya yakındır ki, insanın nefsi ve vücudu tarafına gelene insî, öte tarafına vahşi tabir olunur. Mesela elin iç yüzü ve ayağın üstü insî, elin dış tarafı ve ayağın tabanı vahşidir ve Anatomide bu mânâ meşhurdur. Aynı şekilde cin, gece karanlığı ve örtünme mânâsından olarak duygulardan gizli olan şeylere ve bütün ruhânîlere ve ruhanîlerden özellikle bir kısmına derecelerine göre söylendiği gibi (En’am Sûresi, 6/128. âyetinde geçmişti oraya bkz.), insanların toplandığı çok ve kalabalık toplumun en çok ve gür yerine de, iç kısmını örttüğü için denildiği lügatta malûmdur. Şu halde da “nâs”, bilinen ve bilinmeyen bütün insanlar, daki “nâs” da daha özel mânâsıyle insînin çoğulu enâsî, hafifletilmiş (muhaffef)i nâs, yani alışılmış insanlar demek olur. Cinne de bunun karşılığı yabancı, gizli, tanınmadık, meçhul insanlar, demek gibi olarak ikisi bütün insanları beyan etmiş olur. Vesvâs (vesveseci) da, bütün insanlar cinsine vesvese veren, maddî manevî, uzak, yakın her ne ise o demek olur. Bu mânâ da haddi zatında önemlidir ve lâfzın ihtimalli durumlarından da olabilir. Ancak bunda c innin mânâsını tahsis ile beraber, daha çok açıklamaya ihtiyaç duyulan “vesvâs”ı bırakıp da açık olan “nâs”ı beyâna geçmek vardır ki uygun değildir. Onun için bu üçüncü vecih, mânâ itibarıyla doğru olsa bile, âyet metinden anlaşılması itibarıyla pek zayıf ve pek dolambaçlı olduğu için ta’kıd (sözü anlaşılmaz hale sokmak)den uzak değildir. Bununla tefsir, Kur’ân’ın fesâhatına uygun olmaz. Yalnız cin ve insin hâs (özel) bir mânâsını da anlatmak için zikrolunmuştur.
Dördüncü bir vecih de vesvâsı beyân veya harfi cerin tekrarı ve muzaf takdiriyle “Cinlerin ve insanların şerrinden” mânâsında bedel olmaktır ki, bunun da sonucu birinci vecih gibi olur. Bütün bu vecihler içinde en açığı birinci vecihtir. Bu suretle “cinn” duyguların gerisinde olan tabiat ötesi sahayı, (nâs) da tabiî sahayı beyan demektir. Vesvese mutlaka bunların birinden veya her ikisinden gelir.
İşte bütün bunların şerrinden ve özellikle vesvesesinin şerrinden insanların Rabbi, insanların Meliki, insanların ilâhı olan tek, ulu Allahu Zülcelâl’e sığınmak sonuç olarak emredilmiş ve bu vechile sığınanların Allah’ın yarıdmına mazhar olmak suretiyle korunarak güzel sonuca erecekleri vaad buyurulmuştur ki, bunun üzerine teşekkür olarak “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” (Fâtiha, 1/2) diye Fâtiha Sûresi’nden başlamak ne güzeldir!
Bu yüce sûrenin harfleri tekrarsız olarak (med harfleri dâhil) sayıldığında yirmi iki harftir. Fâtiha Sûresi’nin harfleri de böyledir. Alûsî’nin nakline göre bunun, nüzûl senelerine remz old uğunu söyleyenler olmuştur. Çünkü Kur’ân’ın yirmi iki senede nazil olduğunu rivayet edenler de vardır. Lâkin meşhur olan yirmi üç senedir. Şu halde yirmi iki seneden fazla olmakla beraber tam yirmi üç seneye de dolmamış olduğunu söylemek hepsine uygun olur. Gerçi dile ait bir konumu, aklî veya tabiî delaleti olmayarak sırf tesadüf kabilinden görünen bu gibi rastlantılara hükümler gerektirecek kadar delil getirmeye müsait, ifadesi kastedilen bir mânâyı murat etmek nazarıyla bakmak doğru olmaz ise de, hakika t te Allah’ın ilmine göre tesadüf düşüncesi vârid olamayacağı ve her rastlantının dahi gerçekte bir hikmet ve mânâsı bulunması gerekeceği düşünülürse, bu gibi rastlantıların yerine göre sembolik bir mânâ ifadesinden hâli kalmayacağı da inkâr edilemez. Bu se b eple bunları da işaretlerin lâtifeleri ve terkiblerin dayanakları kabilinden olan zevke ait nüktelere katılmış remizler, işaretler halinde kaydetmek ve mütalâa etmek faydadan uzak olmaz. Kur’ân’da bu kabilden de birçok incelikler bulunduğu malûm, bununla birlikte müteşâbihât vâdisi demek olan bu gibi nüktelerden muhkemlerin tersine mânâlar çıkarmaya kalkışmak, hurûfîlik sapıklık ve dalâletiyle bâtınîlik karanlıklarına sürüklemek demek olacağı, bunun ise Kur’ân’ın zulmetten nûra götüren açık beyânına ters düştüğü de şüphesiz olmakla beraber, muhkemlere aykırı olmayarak sezilen, duyulan parıltılar, bakışlar, ince ince irfanları zevkleri okşayan remizler, işaretler, sözden çok hâle ait olan ve ehlinden başkasına örtüsünü açmayan güzellikler de ne kadar incelen s e o kadar faydalı, o kadar lâtif olur. Meselâ Kur’ân’ın başı besmelenin (bâ)sı ile başladığı, sonu da “nâs”ın “sîn”i ile son bulduğu düşünülünce, bunun “bes”, yani yetişir, kâfi, işte o kadar demek gibi olduğu, bunun da “Biz kitap (Kur’ân)da hiç bir ş eyi eksik bırakmamışızdır. Sonra (onlar), Rab’leri(nin huzuru)na toplanacaklardır.” (En’âm, 6/38) muhkem mefhûmuna uygun olarak Kur’ân’ın başka bir kitaba, diğer bir delile ihtiyaç bırakmayacak derecede din esaslarının hepsini içeren, yeterli bir hidayet r ehberi olduğuna bir remiz (sembol), yani “Kendilerine okunan kitab (Kur’ân)ı sana indirmemiz onlara yetmedi mi? Şüphesiz inanan bir toplum için bunda bir rahmet ve öğüt vardır.” (Ankebût, 29/51) muhkem mânâsına da işaret olması gibi anlayışlar, boş deği l, hoştur. Nitekim şu Farsça beyit de bu mânâda söylenmiştir:
“Evvel ü âhir-i Kur’ân niye bâ, sîn geldi?
Yani rehber iki âlemde bize Kur’ân bes.”
Bunu, bizde bilinen “Allah bes, bâki heves” (Allah yeterlidir, geri kalan hevesdir.) sözün ün mânâsıyla anlamak da Kur’ân’ın baştan sona bütün maksatlarını kapsayıcı olmak itibarıyla daha derli toplu olacağını hatırlatmak da şüphesiz ki faydalıdır. Bunda Tevbe Sûresi’nin sonundaki “Eğer (inanmaktan) yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter! Ondan başka ilâh yoktur. O’na dayandım. O, büyük Arş’ın sahibidir.” (Tevbe, 9/129) ve Yâsin Sûresi’nin sonundaki “Yücedir o (Allah) ki, herşeyin hükümranlığı O’nun elindedir ve siz O’na döndürüleceksiniz.” (Yâsin, 36/83) gibi âyetlere özellikle işaret b ulunmakla beraber, Fâtiha’daki yardım isteme ile hâtime (bitiş)deki sığınma emirlerinin tevhid ve ihlâs gayesinde bir tatmini vardır ki, genelde istenilen güzel bitiş (hüsni hâtime) de budur. Bununla beraber bu işâretleri, harflerin sembolik mânâlarından çıkarmaya ihtiyaç da yoktur. Fâtiha ve Bakara Sûresi’nin başı ile İhlas ve Muavvizeteyn (Felâk ve Nâs sûreleri), bu üç sûrenin mânâ ve mefhûnu düşünüldüğü zaman doğrudan doğruya mânâlar arasındaki tutarlılık ve ilgi, sûrelerin baş ve sonları arasındaki bir l ik ahengi, fikrî ve beyânî silsile de o nükteleri ilhâm etmeye yeterlidir. Bu ahenk ve uygunluk bize Kur’ân sûrelerinin tertibinin de vahyile olduğu hakkındaki mezhebimizin kuvvet ve isabetini gösterir. Onun için sırf remizlerinden fikre doğan mânâlar All a h’ın muradı olduğuna hükmetmek doğru olmayacağı hakkında bilginlerin hatırlatmasını unutmaması ve kastedileni karanlık yollarda aramayıp doğru yola sarılmak maksatların başlıcası olduğunu dâima göz önünde tutmak lâzımdır.
Kıyamet günü selâmete ermek için doğru yola hidayet, istenilen ilk maksad olduğu gibi, o yolda insanlık mertebelerinin en yüksek kemâli olan bekâbillâh (Allah’da bâki olma) saadetine kavuşmak için de gizli açık her türlü vesveseden, şüphe ve zandan sakınarak tam bir bilgi ile Allah T e âlâ’nın Rablığına, hükümranlığına, ilâhlığına sığınmak son gaye olduğunun hâtime (sonuç) olarak beyân buyurulmuş olması şüpheden uzak olarak gösteriyor ki, insanlığın saadetinin gayesi kesin bilgi ile ittika (Allah’tan gereğince korkma)dadır, hüsn-i hâtim e (ömrün iyi bir şekilde bitişi) onunladır, “Sonuç, (Allah’tan korkup günahtan) korunanlarındır.” (Â’raf, 7/128). İşte kendisinde şüphe bulunmayan bu en mükemmel kitap böyle “Müttakîler için yol gösterici.” (Bakara, 2/2) olarak indirilmiştir. Gereğince amel edenler de hep o güzel âkıbete ermiştir. Gereğince amel etmek de Allah’ın lütfu ve başarılı kılmasıyladır. Bize düşen “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz.” (Fâtiha, 1/5) anlaşmasıyla O’nu istemek, kesin bilgi ve ihlâs ile O’na sığınmaktır.
Bu aciz kul da hamd ve tesbih ile O’nun terbiyesinin lütfuna, mülkünün feyzine, ilâhî yardımına, rahmet ve gufrânına sığınarak hem kendim, hem milletim, din kardeşlerim hakkında vesveselerden uzak, selîm kalp ve doğru vicdan ile o güzel sonuca muvaffak kılmasını diler ve on iki seneden beri gece ve günüz Hakk’ın aşkı ile gözlerinden nokta nokta akan gözyaşı dökerek altmış senelik hayatımın sayfalarına Allah’ın kelâmının meâl ve tefsirini yazmaya çalışan güçsüz kalemim bu noktada “Allah bes, b âki heves” (Allah kâfidir, geri kalan hevestir.) diyerek sonuca imza koymak isterken, Hakk’ın cömertlik sırrını bilmiş olmaktan bir ân uzak kalmak istemeyen zayıf kalbim de bu yalvarıp yakarma ile söze son verir:
Geldim likâna ermek için iş bu menzile
Haşret erenlerinle beni eyleyip kerem
Bir ân imiş meâli kitab-ı vücudumun
Ömrüm şu tercemânım olan satr-ı mürtesem
Levh-ı rızaya yazdır ilâhi bu satırımı
Her dem nevâyı hamdini kaydeylesin kalem.
“Sana kavuşmak için bu menzi le geldim.
Kerem eyleyip, beni eren kullarınla haşret.
Vücudumun kitabının meâli bir ân imiş.
Ömrüm, şu tercemânım olan resmedilmiş satır.
İlâhî, bu satırımı rıza levhasına yazdır.
Her ân kalem, hamdinin sesini kaydetsin.”
“Ey Rabbim! Bana bir hüküm ihsan et ve beni sâlihler zümresine kat. Ve sonrakilerde bana bir sadakat dili (zikr-i cemil) tahsis eyle. Ve beni naîm cennetinin vârislerinden kıl. Ey Rabbimiz! Bizlere eşlerimizden ve zürriyetlerimizden gözler süruru ihsan buyur ve bizleri muttakilere önder kıl. Ey Rabbimiz! Bizleri ve bizden önce iman ile geçen kardeşlerimizi affeyle ve iman edenlere karşı kalplerimizde bir kin tutturma. Ey Rabbimiz! Şüphe yok ki sen şefkatlisin, merhametlisin. Ey Rabbimiz! Hamd, evvel ve â hir sanadır. Sen Sübhan’sın ey Rab! Senin şanın ne büyüktür! Bürhânın ne yücedir. Fâtiha senden, sonuç sanadır. Ey Allah’ım! Muhammed (s.a.v.)’e ve onun yakınlarına salat ve selâm et. Nasıl İbrahim’e ve onun onun yakınlarına salat ve selâm eyledinse. Sen övülmüşsün, pek yücesin. Ey Allah’ım! Muhammed (s.a.v.)’i ve onun yakınlarını kutlu eyle, İbrahim ve onun yakınlarını kutlu eylediğin gibi. Sen övülmüşsün, pek yücesin! Bizi, kendilerine nimet verdiklerinle, gazab edilmemiş ve sapmamışlarla haşret! Âmin”.
“El-hamdü lillah Hamdi tamam bu,
Tarihidir: “Nur-i tefsîr-i Kur’ân”
1357
12 Cemâziye’l-Âhire 1357
http://www.biriz.biz/kuran/nas/114nas.htm
Cinn kavramı ve Kuran’da Cinn – Cinn nedir ?
http://aliaksoy.wordpress.com/2007/03/31/cinn-kavrami-ve-kuranda-cinn-cinn-nedir/
CİNLER
http://www.muhammedhasenoglu.org/cinler.html
http://aliaksoy.wordpress.com/2007/03/31/cinn-kavrami-ve-kuranda-cinn-cinn-nedir/
Bilindiği üzere Cinn, şeytan, iblis ve Melek sözcükleri insanlar arasında ve tüm dinlerde önemli bir yere sahiptir. Ne var ki belki tarih öncesinden beri insanların zihnine işlemiş yanlış, anlayış ve inanış devam edip gitmektedir. İlkel toplumların yaşadıkları ilkel koşullar altında zihinlerinde oluşturdukları vehim ve kuruntulara dayalı inançlar hala yaşamaktadır. En kötüsü de bu tarz batıl ve yanlış inanç ve kanaatin dine fatura edilmesidir. İşte bizi ilgilendiren de budur. Biz dinimizin saf, halis, Allah’a ait bir din olarak yaşanmasından yanayız. İşte bu nedenle Cinn konusunu hem sözcük yönüyle hem de Kur’an’da ne anlamlarda kullanıldığını açıklamak zorunluluğunu duyduk.
Önce halk kültüründeki cinin tanımını yapalım:
“Erdirici, yüksek değerler ilham eden, gizli destekçi güçler, insan gibi yiyip, içen, üreyen, inanan, bazen ehil insanlarca işçi gibi çalıştırılan, olağan üstü güç ve bilgilere sahip, insanları çarpan, istediklerine zarar veren görünmeyen yaratıklar”.
Cinn, işte böyle anlaşıldığından, psikolojik rahatsızlıklara uğramışlara, yüz felci olmuşlara cinn çarpmış, uğrak olmuş denilmektedir. Ayrıca eski dönemlerde başarılı, hamarat sanatkarlara, şairlere, kâhinlere hatta peygamberlere “mecnun/cinlenmiş” derlerdi. Bundan maksat, onların delirmiş olduklarını anlatmak değil, onların cinler (görünmez varlıklar) tarafından desteklendiklerini, yardım gördüklerini ifade etmekti.
Biz önce sözcüğün anlamımı çözelim:
“Cinn” sözcüğü “cenn” kökünden türemiş bir sözcük olup sözcüğünün asıl anlamı, “bir şeyi duyulardan saklamak”tır. “Cennehülleylü/gece onu örttü, ecennehü/onu örttürdü, cenne aleyhi/üzerine örttü” şekillerinde kullanılır. Nitekim Kur’an’da İbrahim Peygamberi konu alan bir pasajda( En’am suresi ayet 76 ) “fellema cenne aleyhilleylü/ne zamanki gece kendisini sakladı (iyice karanlık çöktü) ” diye yer alır.
Aşağıdaki sözcükler de “cnn” kökünden türemiştir.
Cennet: “Toprağı ağaç yapraklarıyla saklanmış yer” demektir.
Cinnet: “aklı, fikri saklanmak, delirmek” demektir.
Cenin: “ana karnında saklandığı için bu adı almıştır.
Cünnet: Kalkan; kişiyi oktan mızraktan sakladığı için bu ad verilmiştir.
Netice bütün; eski ve yeni sözlüklerde “İnsanın beş duyusuyla kavrayamadığı, algılamaya kapalı, ama somut veya soyut, varlığı kesin olan varlıklara veya güçlere CİNN dendiğini” yer alır.
Cinn sözcüğü Kur’anda Cann ve Cinnet kalıplarıyla da yer almaktadır.
Buna göre melek ve şeytan terimleri de cinn kavramı kapsamındadırlar. Yani her melek ve şeytan cinndir, ama her cinn ve şeytan melek değildir.
Cinn sözcüğü İns sözcüğünün karşıtıdır.
Bu nedenle Cinn sözcüğünün iyi anlaşılabilmesi için cinn sözcüğünün karşıt anlamlısı olan ins ve insan sözcüklerinin de iyi bilinmesi şarttır.
İns, İnsan:
“İnsan” sözcüğünün aslı “insiyan” sözcüğüdür. “fi’liyan” kalıbında olup “ens” sözcüğünden türemiştir.
Sözcük anlamı, “beş duyuyla hissedilebilen, bilinen, görünen, tanıdık, ilişki kurulabilen, kaybolmayan, sürekli ortada duran” demektir.
Sözcüğün anlamı bu olmasına ve evrendeki tüm görünebilen varlıkları kapsamasına rağmen bu sözcüğün insana isim olarak verilmesinin nedeni, insanın yaratılışından karşılıklı ünsiyete muhtaç oluşudur. Yani insanın sosyal bir varlık olması; başka varlıklar özellikle de insanlar ile ilişkisiz olamamasıdır.
İbni Abbas gibi bazı tefsirciler “insan” sözcüğünün “nisyan” sözcüğünden türemiş olduğunu ve insan verdiği sözleri unuttuğu için bu isimle isimlenmiş olduğunu söylemiş olsalar da bu görüş hem dilbilimcileri tarafından itibar görmemiş hem de Kur’an’daki kullanıma ters düşmektedir.
İnsan ve cinnin yaratılışı:
Konumuz içerisinde belki de enteresan karşılanabilecek bir saptamada bulunacağız. Bu insan ve Cinin yaratılışıdır.
Rahmân Suresi, âyet 14, 15:
“O, insanı pişmiş çamur gibi kuru balçıktan (değişken maddeden)yarattı.
Ve cannı ateşin dumansızından (enerjiden) yarattı.”
Hıcr Suresi, âyet 26, 27:
“Ve hiç kuşkusuz biz, insanı (görünen, bilinen varlıkları) çınlayan kilden, işlenebilen çamurdan (halden hale giren maddeden)yarattık.
Ve cannı daha önce, en ince delikten bile geçebilen yakıcı bir esintinin ateşinden (engel tanımayan enerjiden) yaratmıştık.”
Bu iki ayet grubundaki insan ve cann sözcüklerini orijinal sözcük anlamlarında kullanırsak “çınlayan kil, işenebilir çamur, kuru balçık” ifadelerini halden hale giren MADDE; “ateşin dumansızı, en ince delikten bile geçebilen yakıcı bir esintinin ateşi” ifadesini ENERJİ olarak anlarsak, bu günkü modern kimyadaki görünen varlıkların MADDEDEN görünmeyen varlıkların ENERJİDEN yaratılmış gerçeğini görmüş oluruz.
Öyleyse “cann ateşten yaratılmıştır” demenin anlamı “gözükmez güçler enerjiden yaratılmıştır” demektir. İnsan topraktan yaratılmıştır” demenin anlamı da “beş duyuyla hissedilebilen, bilinen, görünen, tanıdık, ilişki kurulabilen, kaybolmayan, sürekli ortada duran varlıklar maddeden yaratılmıştır” demektir.
Ayrıca elektrik, manyetik dalgalar, şua gibi enerjik varlıklar da cinn ifadesi kapsamındadırlar.
Not:
Araplar yavaş hareket ettiği, hareketi gözle izlenemeyen küçük bir yılan türüne “cann” derler. Cann sözcüğü bu anlamıyla Kur’an’da iki yerde (Kasas suresi ayet 31; Neml suresi ayet 10) Musa Peygamberin asası ile ilgili olarak kullanılmıştır.
Kur’an’da ve kadim kaynaklardan yapılan tespitlere göre cinn sözcüğü çok kapsamlı olarak kullanılmaktadır. Öz anlamı ekseninde tüm görünmez güçler, varlıklar ve tam anlaşılamayan, iyice tanınamayan, az bilinen varlıklar için de kullanılmaktadır.
Bu sözcüğü ve bu kavramı doğru olarak öğrenebilmenin tek yolu, şimdiye kadar bu konuda bilinenlerin bir kenara bırakılması ile mümkün olur. Kulaktan duyma ve halk arasındaki folklorik cinn anlayışı bizi yanıltır ve olayın kavranmasına engel olur.
Bu kavram genelde din ile de iç içe olması nedeniyle, dinin ana kaynağı olan Kur’ân’daki kullanımlarının açık ve net olarak görülmesi ve bilinmesi zorunludur.
KUR’ÂN’DA CİNN:
1-Cinn sözcüğü, melekler için kullanılmıştır:
Saffât Suresi âyet 158:
“Onlar, Allah ile cinler arasında bir soybağı (nesep) kurdular. Oysa, andolsun, cinler de onların gerçekten hazır bulundurulacaklarını bilmişlerdir.”
En’am Suresi, âyet 100:
“Ve Cinleri Allah’a ortak koştular. Oysa onları da O yaratmıştır. Bir de bilgisizce O’na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. O ise nitelendirdikleri şeylerden yücedir-uzaktır.”
Sebe Suresi, âyet 41:
“Melekler derler ki: “ sen yücesin, bizim velimiz sensin, onlar değil. Hayır, onlar cinlere tapmaktaydı ve çoğu onlara iman etmişlerdi.”
Bu üç ayette geçen “cinler” ile kastedilen meleklerdir. Yanlış anlayıştaki “cinler” değildir. Bunun delilleri şu ayetlerdir: Nahl suresi ayet 75; Necm suresi ayet 21; Saffat suresi ayet 149, 153; Zuhruf suresi ayet 16; Tur suresi ayet 39. Bu ayetlerde o dönemin cahil kimselerinin “melekler Allah’ın kızlarıdır” diye inandıkları vurgulanır.
2-Cinn sözcüğü İblis için kullanılmıştır:
Kehf suresi ayet 50:
“Hani biz meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişti. İblis, cinlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, benim astımdan onu ve onun soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Zalimler için ne kötü bir değiştirmedir bu!”
“İblis” ile ilgili bağımsız bir çalışmamız vardır. Detay orada mevcuttur. Lütfen o yazımıza bakınız.
3- Kendileri görülse de kimlikleri açıkça belli olmayan kişiler için kullanılmıştır.
Bu kısma Kur’ân’dan üç örnek var.
a) Süleyman peygamberin cinleri :
Sebe Suresi âyet 12-14 :
“ Süleyman için de sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay olan rüzgarı boyun eğdirdik; erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Onun eli altında Rabbinin izniyle iş görmekte olan bir kısım cinler de vardı. Onlardan kim bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından tattırırdık.
Ona dilediği şekilde kaleler/mihraplar, heykeller/manzara resimleri/güzel motifler, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı. “Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın.” Kullarımdan şükretmekte olanlar azdır. ”
Böylece onun ölümünü gerçekleştirdiğimiz zaman, ölümünü, onlara asasını yemekte olan bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi. Artık o, yere yıkılıp-düşünce, açıkça ortaya çıktı ki, şayet cinler gaybı (Süleymanın öldüğünü) bilmiş olsalardı böylesine aşağılayıcı bir azap içinde kalıp-yaşamazlardı.”
Neml suresi, âyet 39 :
“Cinlerden İfrit: “Sen makamından kalkmadan önce, ben onu sana getiririm, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahibim.” dedi.”
Görüldüğü gibi bu âyetlerde Süleyman Peygamberin emrinde çalışan, ona zoraki hizmet eden Cinnlerden bahsedilmektedir. Ve bunların hünerli zanaatkar kimseler olduğu açıklanmaktadır.
Şimdi Süleyman peygamberin emrine verilen bu cinlerin kimler olduğunu anlamaya çalışalım. Bunlar halk kültüründeki inanılan cinnler mi, yoksa başka bir şey mi ?
Bu konunun tahlili hem tarih bilgisi hem de Dinler Tarihi bilgisi gerektiren bir konudur. Süleyman peygamber Beniisrail peygamberlerindendir. Yani Yakup peygamberin soyundandır. Babası Davut peygamberden sonra babasının mirasçısı olmuştur. Hem peygamberdir hem de ülkesinin hükümdarıdır. Ve Süleyman peygamber. hem Müslümanların ve hem de ehli kitabın/Yahudi ve Hıristiyanların ortak bir kişisidir. Ve onunla ilgili tarihi ve dini özellikler Ehli kitap’ta da mevcuttur. Eldeki Tevrat muharref/bozulmuş olduğundan onu dini bir kaynak olarak ele almamız mümkün değil ama bir tarih kaynağı olarak ele alınmasında hiçbir sakınca yoktur. Zaten tarihin temel kaynaklarından bir tanesi yazılı Dini Metinlerdir.
Kur’ân’ın bu âyetlerini duyan Ehli Kitap da bu anlatıma itiraz etmemişlerdir. O zaman bu konuyu eldeki kitab-ı Mukaddes’ten de irdelemekte yarar vardır. Bu konu Tevrat’ın 1.Krallar ve 11. Tarihler bölümlerinde yer almaktadır. Biz oraya işarette bulunmayıp, herkesin elinin altında bir Tevrat olmadığı düşüncesinden 11. Tarihler, bölümünün 11. Bab’ını aynen aktarmayı uygun buluyoruz:
“VE Süleyman RABBiN ismine bir ev, ve kendi krallığı için bir ev yapmaya niyet etti. 2Ve Süleyman yük taşıyan yetmiş bin adam, ve dağlarda taş kesen seksen bin adam, ve onların üzerinde iş başı olan üç bin altı yüz adam saydı. 3Ve Süleyman Sur kralı Hurama gönderip dedi: “Babam Davuda yaptığın gibi, ve içinde oturmak için kendisine ev yapsın diye ona erz ağaç1arı gönderdiğin gibi, bana da öyle yap. 4İste, ben Allah’a tahsis edeyim, ve onun önünde hoş kokulu buhur yakayım diye, Allah’ım RABBİN ismine bir ev yapacağım; ve o daimi huzur ekmeği için, ve sabah akşam, Sebtlerde, ve ay başlarında ve Allahı’mız RABBiN belli bayramlarında yakılan takdimeler için olacaktır. Bunlar İsrail üzerine ebedi kanundur. 5Ve yapmak üzere olduğum ev büyüktür, çünkü Allahımız bütün ilahlardan büyüktür. 6Ve kimin kudreti var ki, ona bir ev yapsın? Çünkü gök ve göklerin göğü onu alamaz. Ve ben kimim ki, ona bir ev yapayım? Ancak onun önünde buhur yakmak için yapıyorum. 7Ve şimdi, babam Davud’un hazırlamış olduğu Yahuda’da ve Yeruşalim’de yanımda bulunan hünerli adamlarla beraber olmak üzere bana bir adam gönder, altın, ve gümüş, ve tunç, ve demir. ve erguvani, ve kırmızı, ve lacivert işlerinde hünerli olsun, ve her türlü oyma işlerini oyabilsin. 8Ve bana Libnan’dan erz ağacı, ve servi, ve sandal ağacı gönder: çünkü bilirim ki, senin kulların Libnan’dan kereste kesmeği bilirler. 9Ve iste. bana bol kereste hazırlasınlar diye kullarım senin kullarınla beraber olacaklar: çünkü yapacağım ev büyük ve şaşılacak bir şey olacaktır. 10Ve iste, senin kullarına, kereste kesenlere, yirmi bin ölçek dövülmüş buğday, ve yirmi bin ölçek arpa, ve yirmi bin bata şarap, ve yirmi bin bat zeytin yağı veririm.
11Ve Sur kralı Huram, Süleyman’a gönderdiği yazı ile cevap verdi: RAB kavmini sevdiği için seni onların üzerine kral etti. 12Ve Huram dedi: RAB için bir ev, ve kendi kra1lığı için bir ev yapacak olan basiret ve anlayış sahibi akıllı bir oğlu kral Davud’a veren, Göğü ve yeri yaratan RAB, İsrail’in Allah’ı mübarek olsun. 13Ve iste, senin hünerli adamlarınla ve baban efendim Davud’un hünerli adamları ile beraber kendisine bir yer verilsin diye, hüner ve an1ayış sahibi bir adamı, benim Huram Babayı gönderdim. 14Dan kızlarından bir kadının oğludur, ve babası Surlu bir adamdı; altın, ve gümüş, tunç, demir, taç, ve kereste, erguvani, lacivert, ve ince keten, ve kırmızı işlemede, ve her çeşit oyma işinde, ve her çeşit icatta hünerlidir. 15Ve efendimin söy1emiş olduğu buğdayı ve arpayı, zeytin yağını ve şarabi kullarına göndersin; 16ve sana lazım olduğu kadar Libnan’dan kereste keseriz; ve onu sallarla denizden Yafa’ya kadar sana getiririz ve sen onu Yerüşa1ime çıkarırsın.
17Ve Süleyman, babası Davud’un İsrail diyarında olan bütün garipleri saydığı sayıdan sonra onları saydı; ve yüz elli üç bin altı yüz kişi bulundular. 18Ve onlardan yük taşıyan yetmiş bin, ve dağlarda taş kesen seksen bin, ve kavmi işletmek için iş başi olarak üç bin altı yüz kişi koydu. ”
Tarihi kayıtlar ve Mukaddes Kitap’ta Süleyman Peygamberin hizmetinde bulunanların halk kültüründeki cinler olmayıp, Süleyman peygamberin babası Dâvut peygamberin hünerli zanaatkar adamları ve onlara ustabaşılık yapan Sur kralının gönderdiği Hurram Baba ile emrindeki hünerli kişiler zanaatkarlar olduğu görülmektedir.
Burada da görmekteyiz ki Cinn sözcüğü, ‘başka ülkelerden getirilmiş hünerli zanaatkar yabancı işçiler için’ kullanılmıştır.
b)Peygamberimizi dinleyen cinler:
Ahkaf Suresi, âyet 29-31 :
“Hani cinlerden birkaçını, Kur’ân dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Böylece onun huzuruna geldikleri zaman, dediler ki: “Kulak verin;” sonra bitirilince de kendi kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler.
Dediler ki: “Ey kavmimiz, gerçekten biz, Musa’dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan bir kitap dinledik; hakka ve dosdoğru olan yola yöneltip-iletmektedir.
Ey kavmimiz, Allah’a davet edene icabet edin ve ona iman edin; günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun
Kim Allah’a davet edene icabet etmezse, artık o, yeryüzünde Allah’ı aciz bırakacak değildir ve onun O’ndan başka velileri de yoktur. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.”
Buradaki anlatım aşağıda göreceğiniz gibi Cinn suresinde de yer almıştır.
Cinn suresi âyet 1-15
“De ki, “Bana gerçekten şu vahyolundu: “Cinnlerden bir grup dinleyip de şöyle demişler: ‘Doğrusu biz hayranlık veren bir Kur’ân dinledik.’
O, gerçeğe ve doğruya yöneltip-iletiyor. Bu yüzden biz ona iman ettik. Bundan böyle Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.
Elbette bizim Rabbimizin şanı yücedir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk.’”
“Doğrusu şu: Bizim beyinsizlerimiz, Allah’a karşı bir sürü saçma şeyler söylemişler.
Halbuki biz, ins ve cinin (hiçbir kimsenin) Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceklerini zannediyorduk.
Bir de şu gerçek var: İnsten bazı kimseler cinden bazı kimselere sığınırlardı. Öyle ki, onların azgınlıklarını artırırlardı.
Ve onlar, sizinde sandığınız gibi Allah’ın hiç kimseyi kesin olarak diriltmeyeceğini sanmışlardı.
Doğrusu biz göğü yokladık (falcılığı denedik); fakat onu güçlü koruyucular ve şihap/ateş alevleri, göz kamaştıran parıltılar, yakıcı ışınlarla kaplı bulduk.
Oysa gerçekte biz, dinlemek için onun oturma yerlerinde otururduk. Ama şimdi kim dinleyecek olsa hemen kendisini izleyen bir şihap bulur.
Doğrusu bilmiyoruz; yeryüzünde olanlara bir kötülük mü istendi, yoksa Rableri kendileri için bir hayır mı diledi.
Gerçek şu ki, bizden salih olanlar da vardır ve bunun dışında olanlar da. Biz türlü türlü yolların fırkaları olmuşuz.
Biz şüphesiz, Allah’ı yeryüzünde asla aciz bırakamayacağımızı, kaçmak suretiyle de onu hiçbir şekilde aciz bırakamayacağımızı anladık.
Elbette biz, o yol gösterici- Kur’ân’ı işitince, ona iman ettik. Artık kim Rabbine iman ederse, o ne eksileceğinden korkar ve ne de haksızlığa uğrayacağından.
Ve elbette bizden Müslüman olanlar da var, zulmedenler de. İşte Allah’a teslim olanlar, artık onlar gerçeği ve doğruyu bulmuş olanlardır. “
Bu iki ayet grubunda konu edilen cinnler (ki, âyette nefer (üç ile on arası) bir sayıda oldukları belirtiliyor) tüm tefsirlerde ve tarih kitaplarında, Nusaybin’den veya Yesrip,ten, kimliklerini açığa vurmadan Peygamberin yanına gizlice gelip Kur’ân dinleyip imana gelen sonra da kavimlerini uyarmak için geri dönen Yesrip/Medine’li veya Nusaybinli Yahudilerdir. Kesinlikle halk kültüründeki mevhum cinler değildir.
Ahkaf ve Cinn surelerinin iniş sebeblerine âit rivayetlerden, İbn-i Mes’ud rivayeti çok önem arzetmektedir. Bu rivayet Kütüb-ü Sitteden Müslim, Ebu Dâvud, ve Tirmizi de yer almaktadır. Bu rivayet “Cinn Gecesi Hadisi” olarak şöhret bulmuştur.
İşte rivayet:
“Alkame anlatıyor: “İbn-i Mes’ud’a dedim ki:
-“Sizden kimse, cinn gecesinde Peygamber efendimize refakat etti mi?”
“-Hayır, dedi, bizden kimse ona refakat etmedi. Ancak bir gece O’nunla beraberdik. Bir ara onu kaybettik. Kendisini vadilerde ve dağ yollarında aradık. Bulamayınca: “Yoksa uçurulmuş veya kaçırılmış olmasın?” dedik. Böylece, geçirilmesi mümkün en kötü geceyi geçirdik. Sabah olunca, bir de baktık ki Hira tarafından geliyor.
“-Ey Allah’ın Rasülü, biz seni kaybettik, çok aradık ve bulamadık. Bu sebeple geçirilmesi mümkün en fena bir gece geçirdik.” dedik.
“-Bana cinnlerin davetçisi geldi. Beraber gittik. Onlara Kur’an’ı Kerim’i okudum.” buyurdular. Sonra bizi götürerek cinlerin izlerini, ateşlerinin kalıntılarını bize gösterdi.”
Cinn gecesi rivayetinin İbn-i Mes’ud rivayetine göre de Arap olmayan yabancılar/cinnler (Nusaybinli veya Yesrip/Medineli Yahudiler) Peygamber efendimizle buluşup, ondan Kur’ân dinlemişlerdir. Demek oluyor ki her insan gibi onlar da geceleyin üşümüşler ve ateş yakıp ısınmışlardır. Sonra da ayrılmışlardır. Peygamberimiz, kendisinin arkadaşları arasından bir müddet ayrılmış olması nedeniyle üzülen arkadaşlarına, nerede olduğunu ve neler olduğunu anlatmış ve yemek hazırlığının kalıntılarını göstermiştir.
c) Cinlerin bahsettiği cinler:
Yukarıda Cinn suresinin 1-15. ayetlerinin mealini sunmuştuk. Bu ayetler, Rabbimizin peygamberimizi dinleyen cinlerin kavimlerinin yanlarına vardıkları zamanki anlattıklarının nakledişidir.Yani Mekke’ye gelip peygamberimizle gizlice görüşenler (anlatımın içeriğine göre yahudidirler) Medineye (veyahut Nusaybin’e) vardıkları zaman olanı gideni anlatmış ve bulundukları belde ve kendi halkları ile ilgili açıklamalarda bulunmuştur. Bunlar Rabbimiz tarafından gayb haberi olarak Peygamberimize bildirilmiştir. Ve anlatılanlar cinlerin (Yahudilerin) konuşmalarıdır. İşte bu konuşma esnasında, konuşan cinn kendilerini insan olarak niteleyip bir başkalarını “cinn” diye nitelemektedir.
Cinn suresi ayet 6:
“Bir de şu gerçek var: İnsten bazı kimseler cinden bazı kimselere sığınırlardı. Öyle ki, onların azgınlıklarını artırırlardı.”
Buradaki cinlerin ağzıyla anlatım yapılmış ve yukarıdaki ifade konuşan cine aittir. Cinn demek istemiştir ki “insten (bizim tanıyıp bildiklerimizden) bazı kimseler cinnden (tanımadığımız yabancılardan) bazı kimselere sığınırlardı”.
Medine (o zamanki adı Yesrib) veyahut Nusaybinli yahudinin konu ettiği cinnler, Mekke’den Yesrib veyahut Nusaybin’e Rasülüllah aleyhinde propaganda için gitmiş ve orada Peygamberimiz aleyhinde sinsice çaba harcayan Mekkeli ajan kimselerdir.
İns ve cinn :
Cinn konusu kapsamı içerisinde hassas ve Kur’an’ı doğru anlamak için çok önemli bulduğumuz bir noktayı açıklamak zorundayız. Bu mesele “İns” ve “cinn” sözcüklerinin bir arada “ins ve cinn (ins-cinn)” takım(kalıp) halinde kullanılışıdır. Bu kullanılış genellikle “İnsanlar ve Cinler” olarak mânâlandırılmaktadır. Halbuki bu kalıp ifadelerde sözcüklerin anlamı farklılaşmakta, başkalaşmakta ve zenginleşmektedir.
İki zıt anlamlı sözcüğün bir arada takım halinde söylenişi ile yeni bir anlam kazanılması dünyanın tüm dillerinde mevcuttur. Konumuzu iyi anlamamız için önce bunları örnekleyelim.
Türkçe’de:
Sağ, sol sözcükleriyle oluşturulan “sağda-solda” kalıbı “her yerde” anlamını ifade eder.
İleri, geri sözcükleriyle “ileri-geri” ???????????????????????????????
Sabah, akşam sözcükleriyle “sabah-akşam” ?????????????????????
İngilizce’de:
Fıransızca’da:
İtalyanca’da:
Ve Arapça’da:
Yukarıdaki gördüğümüz türden Arapça’da da bir takım sözcükler bulunmakta dolayısıyla da bunlar Kur’an’da yer almaktadır. Örnekler:
Mağrib (batı) ve meşrik (doğu) sözcükleri.
Bunlar birlikte “batı-doğu” halinde söylendiklerinde anlamı sadece iki yönü ifade etmeyip tüm yönleri içine alır.
Müzzemmil suresi 9. ayette “ Rabbulmeşrigı velmağribi/doğunun, batının rabbi” ifadesi sadece doğu ile batıyı anlatmayıp tüm yönleri ve mekanları ifade eder. Yani “Allah her yerin rabbidir” demektir. Bu sözcükler ile ilgili Nur suresi ayet 35, Bakara suresi ayet 115, 142, 177; Şuara suresi ayet 28; Rahman suresi ayet 17’ye de bakabilirsiniz.
Dünya ve ahiret sözcükleri.
Bu sözcükler de beraber söylendikleri zaman “her yerde ve her zaman” anlamlarını ifade ederler. Bu sözcükler ile ilgili Bakara suresi ayet 217, 220; Al-i Imran suresi ayet 22, 45,56; Nisa suresi ayet 134; Tevbe suresi ayet 69, 74; Yunus suresi ayet 64; Yusuf suresi ayet 101; Hacc suresi ayet 14, Nur suresi ayet 14, 19, 23 ve Ahzab suresi ayet 57’ye de bakabilirsiniz.
Yaş, kuru sözcükleri.
Bu sözcükler de beraberce kullanıldıkları zaman “ her ne varsa, her şey” anlamını içerir. Örneğin En’am suresi 59. ayetteki “…. Yaş ve kuru hiçbir şey yok ki, apaçık bir kitapta bulunmasın.” ifadesi sadece yaşı ve kuruyu ifade etmeyip “her ne varsa canlı-cansız hepsini” anlamını ifade etmektedir.
Sabah, akşam sözcükleri.
Kur’an’da farklı ifadeler ile sıkça yer alan bu sözcükler de sözcük anlamını ifade etmeyip “daima, her zaman” anlamına gelmektedir. Bu sözcükler ile ilgili de A’raf suresi ayet 205; ra’d suresi ayet 15; Nur suresi ayet 36, Mü’min suresi ayet 46; En’am suresi ayet 52; Kehf suresi ayet 28; Meryem suresi ayet 11, 62; Fetih suresi ayet 9; Furkan suresi ayet 5; Ahzab suresi ayet 42; İnsan suresi ayet 25; Mü’min suresi ayet 55, Al-i Imran suresi ayet 41’e bakabilirsiniz.
Cinn-ins sözcükleri.
Bu sözcüklerin her birinin anlamını yukarıda açıklamıştık. Birlikte oluşturdukları anlam ise “gördüğünüz, görmediğiniz; bildiğiniz, bilmediğiniz; tanıdığınız, tanımadığınız: HERKES” anlamıdır. Aşağıda örnekleri göreceksiniz.
Zariyat Suresi, âyet 56 :
“Ben, cinn ve insi (herkesi) yalnızca, bana ibadet/kulluk etsinler diye yarattım.”
İsra suresi ayet 88:
“De ki: İns ve cinn (herkes) bu kuranın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler ve birbirlerine yardımcı olsalar, yine de, onun benzerini, ortaya koyamazlar.”
Cinn suresi ayet 5:
“Oysa biz, insanların ve cinlerin (herkesin) Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceklerini sanmıştık.”
Rahman suresi ayet 33:
“Ey cinn ve ins toplulukları, eğer göklerin ve yerin bucaklarından aşıp-geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşın; ancak Sultan/üstün bir güç olmadan aşamazsınız.”
Rahman suresi ayet 56:
“Orada daha önce ins ve cinn (hiç kimse) dokunmamış (elle ve gözle değinilmemiş), bakışlarını eşine dikmiş eşler vardır.”
Bu konuyla ilgili de En’am 112, 130; A’raf Suresi, âyet 38, 179; Fussilet Suresi, âyet 25, 29 : Ahkaf Suresi âyet 18 : Neml Suresi âyet 17; Rahman suresi ayet 39, 74; Nas Suresi âyet 6, Hud Suresi, âyet 119 ve secde suresi âyet 13’e de bakabilirsiniz.
Hakkı Yılmaz
http://www.istekuran.com
hakkiyilmaz@istekuran.com
Nas suresi genel bilgiler
http://aciktefsir.wordpress.com/2007/04/29/nas-suresi/
Süleyman KÖSMENE
Cinden ve büyüden nasıl korunacağız?-2
Sinan KOÇ : `Kendisine cin musallat olan birisi neler yapmalıdır?` İsmi mahfuz bayan okuyucumuz: `Yapılmış olan büyüyü bozmak için hocaya gitmek doğru mudur? Yoksa kendimiz dua mı etmeliyiz?` Adana `dan Melek Hanım : `Boşanmak üzere olan iki kişinin arasını düzeltmek için muska yaptırılması caiz midir?` Zuhal BOĞAÇ: `Yüce kitabımızda sihir ve büyüden nasıl söz ediliyor? Bir arkadaşa hayır getirmesi için biri muska vermiş, arkadaşım açıp baktığında bir şişe içinde cıva çıkmış. Onu atmak istiyor. Herhangi bir yere mi atmalı yoksa gömmeli mi?` Siirt `ten Serhat SALİHOĞLU : `Evlerimizde güzel koku sağladığımız tütsüler ile cin taifesinin bir alakası var mıdır?` Yüce kitabımız sihir ve büyüyü haram kılıyor. Kur `an sihir hakkında şöyle buyuruyor: `Asıl kafir olanlar, insanlara sihir öğreten şeytanlardı. Onlar, Babil `deki Harut ve Marut isimli iki meleğe indirilen sihir ilmini elde edip öğretiyorlardı. O iki melek ise, `Biz bir imtihan sebebiyiz. Sakın sihir yaparak inkara sapmayın` demeden kimseye bir şey öğretmezlerdi. Onlar ise o iki melekten karı ile kocanın arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Halbuki o sihir yapanlar, Allah `ın izni olmadıkça hiç kimseye bir zarar verebilecek değillerdi. Böylece kendilerine fayda değil, zarar verecek şeyleri öğrendiler. Yemin olsun ki onlar, Allah `ın kitabı yerine sihri tercih eden kimsenin, ahirette hiçbir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini ne kötü bir şey karşılığında satmış olduklarını keşke bilselerdi!`1 Bir diğer ayetinde de Kur `an , Hazret -i Musa `nın mucizesinin, sihirbazların sihirlerini yuttuğunu bildiriyor ve Hazret -i Musa `ya şöyle emredildiğini haber veriyor: `Elindekini bırak. Onların yaptıklarını yutsun! Onların yaptığı sihirbaz hilesidir. Sihirbaz ise, nereye gitse iflah olmaz.`2 Ayetlerden anlaşılıyor ki, Harut ve Marut isimli iki melek tarafından öğretilen ilmi şeytanlar ve şerli cinler sihir yapmakta kullandılar ve ilmi su -i istimal ettiler . Sihir, güç ve kuvvet bakımından dikkatleri Allah `tan başkasına çektiğinden ve şirke götürdüğünden Tevhid inancına zarar veriyor, itikadı bozuyor, kötüye kullanılıyor, aldatma, iğfal ve zarar verme vasıtası yapılıyor. Bundan dolayı haram kılınmıştır. Nitekim Peygamber Efendimizde (asm ) sihir ve büyü yapmanın, insanları helak edici yedi şeyden birisi olduğunu bildiriyor.3 Kur `an -ı Kerim `de gizli şerli güçlerin korku kaynağı niteliğinde iki sure vardır: Nas ve Felak Sureleri. Bu sureler gizli şerli güçlere karşı ehl -i imana bir iltica kaynağı, bir güç kaynağı, bir Allah `a sığınma kapısı olarak nazil olmuştur. Bu sureleri dilinden düşürmeyen Müslüman , gizli şerli güçlere karşı Allah `ın himayesine sığınmış olur. Allah `ın himayesine sığınan Allah `ın izniyle kurtulur. Ebu Saidi `l-Hudri (ra ) anlatıyor: `Resulullah (asm ) cinlerden ve insanın göz değmesinden çeşitli dualar okuyarak Allah `a sığınırdı. Nas ve Felak sureleri nazil olunca bu iki sureyi okumaya devam etti, diğerlerini terk etti.`4 Nas Suresinin manası şöyledir: `De ki: Sığınırım insanların Rabbine . İnsanların malikine. İnsanların İlahına. İnsanların kalbine sinsice vesvese verenlerin şerrinden. Cinden ve insanlardan olan şeytanların şerrinden.`5 Felak Suresinin manası ise şöyledir: `De ki: Sığınırım sabahın Rabbine . Yarattığı şeylerin şerrinden. Karanlığı çöktüğünde gecenin şerrinden. Düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden. Haset ettiğinde hasetçilerin şerrinden.`6 Kendisine cin musallat olan kişi de, kendisine büyü yapılan kişi de, görünen, görünmeyen her türlü gizli tehlikelerden Allah `a sığınma gereği duyan kişi de, dünyada ahirette Allah `ın himayesini isteyen kişi de bu iki sureyi okumaya devam etmelidir. Allah kelamı bize yeter. Allah kelamından başka yerde kurtuluş çaresi aramak doğru bir davranış değildir . Konuyla ilgili baş vurduğumuz kişilerin, takva ve salih amel sahibi kişiler olmasına dikkat etmeliyiz. Bunun dışında piyasa da cinci diye geçinen, büyücü diye bilinen kişilere başvurmamalıdır. Onların şerrinden de Allah `a sığınmalıdır. Büyü malzemelerini toprağa gömmek daha doğru olur. Keza, boşanmak üzere olan karı kocanın arasını düzeltmek için muska yaptırmak da doğru değildir . Bunun yerine her türlü barış yolları denenmelidir. Evlerimizde güzel koku sağladığımız tütsüler ile cin taifesinin bir alakası yoktur . DUA Ey içimizden geçeni, dışımıza vurduğumuzu, önümüzden gönderdiğimizi, arkada bıraktığımızı, bize zarar vereni, zarar vermeyi düşündüğümüzü bilen Allah `ım ! Senin iznin olmadan hiç kimse hiç kimseyi kuşatamaz, hiç kimse hiç kimseye zarar veremez, hiç kimse hiçbir şeyi bilemez. Senin kürsün semavatı ve yerleri tutmuştur. Göklerin ve yerin Tek Hükümranı Sensin , Tek Hükümdarı Sensin , Tek Saltanat Sahibi Sensin , Tek Tasarruf Sahibi Sensin . Göklerde ve yerde ne varsa tasarrufun altında tutmak ve onlara hükmetmek Sana ağır gelmez . En yüce ve en büyük olan Sensin . Bizi, görünür görünmez yarattıklarının tehlikelerinden, belalarından, musibetlerinden, şerlerinden koru! Bizi himaye et! Günahımızı himayen için bir engel kılma! Günahlarımızı bağışla! Amin… Amin… Amin… Dipnotlar: 1- Bakara Suresi : 102. 2- Taha Suresi : 69. 3- Müslim , Iman , 145. 4- Tirmizi , Tıbb 16, (2059); İbnu Mace , Tıbb 33, (3511). 5- Nas Suresi : 1-6. 6- Felak Suresi : 1-5 07.08.2004 E -Posta : fikihgunlugu@yeniasya.com.tr
2004-08-07 00:00:00 Yeni Asya
http://www.tumgazeteler.com/?a=708862
4 – 6. Ayetler:
Hannasın kötü fısıltılarının şerrinden,
Ki o, insanların göğüslerinde vesvese verir.
Gerek cinlerden gerekse insanlardan.
Allah`a sığınılması gereken haricî (dış) düşmanlar, Felâk suresinde tanıtılmıştı. Bu surede ise içimizdeki düşman tanıtılmaktadır. Bu düşman geri plânda gizlenmiş olarak durmakta, kötülüğe sürüklemek için sürekli vesvese vermekte, sinsi telkinlerde bulunarak zarar vermek istemektedir.
1 – 3. ayetler grubunda olduğu gibi, bu ayetler grubunda da bazı sözcüklerin anlamları üzerinde teker teker durmakta yarar görüyoruz:
Vesvas:
Vesvese; “Alçak bir sesle, fısıltı ile gizli bir düşünce aşılamak, bir işe, eyleme yöneltmek” demektir. Kur`an`da bu sureden başka A`râf suresinin 20. ayetinde, Kaf suresinin 16. ayetinde ve Ta Ha suresinin 120. ayetinde geçmektedir.
Hannas:
“Hannas” sözcüğü, “hunus” kökünden türemiş mübalâğa ism-i faili olup, “Çok sinsi, gizlenen, gizlilik siyaseti güden” anlamındadır. Bu sözcüğün farklı bir kalıbı olan “hunnes” sözcüğünü Tekvir suresinin 15. ayetinde görmüştük.
“Hannas” sözcüğünü “gizli düşman, derin düşman” olarak da ele alabilir ve buradan yola çıkarak bu gizli düşmanı iki grupta inceleyebiliriz:
- Birinci grup gizli düşman; içimizdeki gizli düşmandır. Bu bizim içimizdeki şeytanımızdır; ham düşüncemiz; İblistir. Yani hevamızdır, kötü huylarımızdır, egomuzdur, nefsimizdir. Nitekim Rabbimiz bunu bize şöyle bildirmiştir:
Kaf; 16: Ve hiç kuşkusuz, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne
vesvese verdiğini de Biz biliriz. Ve Biz ona şah damarından
daha yakınız.
Gizli düşmanın dışarıda değil de insanın içinde olduğunun vurgusu 5. ayette “fisudurinnas (insanların göğüslerinde; kalplerinde; akıllarında, zihinlerinde) denilmek suretiyle yapılmıştır. Bu ayeti bilgisizce “göğüslerine/ kalplerine; akıllarına, zihinlerine” şeklinde çeviren meal ve tefsir(!) yazarları, kesinlikle büyük bir yanlış içindedirler. Çünkü ayetin bu şekilde çevrilmesi için orijinalinin “ilâ sudurinnas” olması gerekmektedir. Halbuki ayet “fisudurinnas” şeklindedir. Yani, 4. ayette sözü edilen “hannas”, işlevini dışarıda değil, göğüslerde/ kalplerde; akıllarda, zihinlerde yapmaktadır. Dolayısıyla gizli düşman kendi içimizde faaliyet göstermektedir.
- İkinci grup gizli düşman; toplum içindeki hannastır ki bunlar, toplumun beyni konumundaki kurumlara yerleşip, oradan toplumun fesadı için vesvese verirler, toplumun zararına neden olurlar. Bunlar, çevremizdeki şeytanlaşmış kişiler, güçler ve kurumlardır. Bunlar toplumda kendilerini hiç göstermezler, sürekli piyon kullanırlar. Ya da değişik etkileme yollarıyla (şiir, resim, müzik, sinema, tiyatro, televizyon, kitap, okul…) zehirlerini zerk ederler, akıl ve fikirleri çelerek kişileri ve kuruluşları yönlendirir, türlü fenalıklara düşürürler. Bunlar insanları Allah yoluna gitmekten alıkoyar, hatta din ve imandan çıkarır, ya da din ve imana gelmesine engel olup onları ebedî felâkete sürüklerler. Bu ikinci grup “hannas”, En`âm suresinde bize şöyle açıklanmıştır:
En`âm; 121: … Şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için
vahyederler (gizlice telkinde bulunurlar). Onlara boyun
eğerseniz siz de müşriklerden/ Allah`a ortak koşanlardan
oldunuz demektir.
En`âm; 112, 113: Böylece Biz her peygamber için cinn ve ins şeytanlarını
düşman kıldık. Ki dünya malına aldanmak için bunların bazısı
bazısına sözün süslüsünü vahyeder (gizlice telkinde
bulunup fısıldar). Ve şayet Rabbin dileseydi onu yapmazlardı.
Öyleyse onları bırak uydurdukları şeyleri de. Ahirete
Inanmayan kimselerin kalpleri ona kansın, ondan memnun
olsun ve de yapmakta olduklarını yapsınlar diye de.
Ayette geçen “vahyeder” sözcüğü; “gizli gizli, sinsi sinsi telkinde bulunur, bilgi verir” demektir. Tam karşılığı olmasa da “fısıldar” diye de açıklanabilir. Aynı sözcüğü 121. ayette de görmek mümkündür.
En’âm suresinin 112. ayetinden anlaşılmaktadır ki, peygamberlerin açık ve gizli düşmanları vardır. Bunlar birbirleriyle gizli gizli iş birliği yapmaktadırlar. Birbirlerine cazibeli sözler öğretmektedirler. Bu sinsi plânlarının gerekçeleri ise şunlardır:
- Dünya malına, menfaatine aldanmak: Çünkü onlar toplumun asalakları olup, dünya malına her şeyin üstünde değer vermektedirler. Peygamberler ise, onların düzenlerini bozmakta, çıkarlarına engel olmaktadırlar.
- Ahirete inanmayanların (henüz Müslüman olmamışların) kalplerini, Kur`an`a alternatif olarak ürettikleri süslü sözlere yöneltmek.
- Bu sözlerle, ahirete inanmayanları (henüz Müslüman olmamışları) memnun etmek.
- Böylece işlemekte oldukları suçu işlemeye devam ederek dümenlerini döndürmek, gemilerini yüzdürmek, saltanatlarını sürdürmek, sömürü düzenini devam ettirmek. Yani kısaca çıkarlarını devam ettirmek.
Bu sinsi şer yöntemlerinden biri de çağımızda icat edilmiş olan “Subliminal Advertising” yöntemidir. Bu deyim, Türkçe`ye “bilinçaltına gömülen ya da işlenen reklâmlar” diye çevrilmektedir.
Bu tip reklâmlara ve imgelere maruz kalanlar, gerçekte bilinçli algı seviyesinin çok altındaki uyarıcılara maruz kalmaktadırlar.
Bu tip uyarıcıların insanlar tarafından algılandığını kanıtlayan en önemli deney 1957 yılında James M. Vicarı tarafından yapılmıştır. Kısaca anlatılacak olursa; bir filmi izleyen deneklere “kola için ve patlamış mısır yeyin” yazıları her 5 saniyede bir ve saniyenin 1/3000`i gibi kısacık sürelerde gösterilmiş ve sonuç olarak kola satışlarının %18,1 mısır satışlarının ise %57,5 oranında arttığı gözlenmiştir.
Bir araştırmaya göre bu tip mesajlar, kişilerin ilgi alanına girmeyen konularda uygulanınca sonuçsuz kalmakta, meselâ koladan nefret eden kişiler bu şekilde güdülenememektedir.
Sigarayı bıraktırma, çevreyi koruma kampanyaları gibi olumlu amaçlar için kullanılabilen bu yöntem, olumsuz amaçlar için de kullanılabilmektedir. Meselâ bu yöntemle “annenize saldırın” mesajı alan deneklerde depresif hâller oluştuğu gözlenmiştir. Etkilerinin kısa süreli olduğu, deneylerle anlaşılmış olan bu yöntemle yapılan reklâmlar, bazı ülkelerde ahlâkî gerekçelerle yasaklanmıştır.
Cinn:
Bu sure vasıtası ile Kur`an`da yeni tanıştığımız bir diğer kavram da “cinn” kavramıdır. Ancak “cinn” kavramının iyi anlaşılabilmesi için, bu kavramla birlikte, aralarındaki yakın bağ dolayısıyla, “ins” kavramına, “ins ve cinn” ifadesinin ne anlama geldiğine, daha sonra da kısaca “şeytan” kavramına ve “İblis” kavramına değinmek gerekmektedir.
“Cinn”, halk kültüründe; “İnsan gibi yiyip, içen, üreyen, inanan, bazen ehil insanlarca işçi gibi çalıştırılan, olağan üstü güç ve bilgilere sahip, insanları çarpan, istediklerine zarar veren, erdirici, yüksek değerler ilham eden gizli destekçi güç, görünmeyen yaratık” olarak bilinmektedir.
“Cinn” sözcüğü, “cenn” kökünden türemiş bir sözcük olup, sözcüğün asıl anlamı; “bir şeyi duyulardan saklamak”tır. Arapça`da “Cennehülleylü (gece onu örttü), ecennehü (onu örttürdü), cenne aleyhi (üzerine örttü)” şekillerinde kullanılır. Nitekim Kur`an`da, İbrahim peygamberi konu alan bir pasajda “fellema cenne aleyhilleylü (ne zaman ki gece kendisini sakladı, yani iyice karanlık çöktü)” şeklinde yer almıştır (En`âm; 76).
Aşağıdaki sözcükler de “cenn” kökünden türemiştir:
Cennet: “Toprağı ağaç yapraklarıyla saklanmış yer” demektir.
Cinnet: “Aklı, fikri saklanmak, delirmek” demektir.
Cenin: Ana karnında saklandığı için bu adı almıştır.
Cünnet: “Savaşta kullanılan kalkan”; kişiyi oktan mızraktan sakladığı için bu ad verilmiştir.
Netice olarak bütün eski ve yeni sözlüklerde “İnsanın beş duyusuyla kavrayamadığı, algılamaya kapalı, mevcudiyeti kesin olan varlıklara veya güçlere CİNN dendiği” yer alır.
Kur`an bu sözcüğü “mikrop, elektrik, mıknatıs, ışın, radyasyon, ajan (casus), yabancı, kimliği belirsiz kimse” anlamlarında kullanmıştır. Bu kullanımların detayı Cinn suresinin tahlilinde karşımıza çıkacaktır.
İns, insan:
“İnsan” sözcüğü, “fi`liyan” kalıbında olup “ens” sözcüğünden türemiştir ve sözcüğün aslı, “insiyan” sözcüğüdür.
Sözcük anlamı ise, “beş duyu ile hissedilebilen, bilinen, görünen, tanıdık, ilişki kurulabilen, kaybolmayan, sürekli ortada duran” demektir.
Sözcüğün anlamı bu olmasına ve evrendeki tüm görünebilen varlıkları kapsamasına rağmen bu sözcüğün sırf insana isim olarak verilmesinin nedeni, insanın yaratılışı itibariyle karşılıklı ünsiyete muhtaç oluşudur. Yani insanın sosyal bir varlık olması; başka varlıklar, özellikle de insanlar ile ilişki kurmadan yapamamasıdır.
İbni Abbas gibi bazı tefsirciler “insan” sözcüğünün “nisyan” sözcüğünden türemiş olduğunu ve insan verdiği sözleri unuttuğu için bu isimle isimlenmiş olduğunu söylemiş olsalar da, bu görüş hem dil bilimcileri tarafından itibar görmemiştir hem de Kur`an`daki kullanımına terstir.
“İns ve cinn”:
Cinn konusu kapsamı içerisinde, hassas ve Kur`an`ı doğru anlamak için çok önemli bulduğumuz bir noktayı açıklamak zorundayız. Bu mesele “ins” ve “cinn” sözcüklerinin bir arada “ins ve cinn (ins-cinn)” şeklinde, bir takım (kalıp) hâlinde kullanılmasıdır. Bu kalıplar genellikle “İnsanlar ve Cinler” olarak çevrilmektedir. Halbuki bu kalıp ifadelerde sözcüklerin anlamı farklılaşmakta, başkalaşmakta ve zenginleşmektedir.
Bu durumu, Kur`an`dan örnek vererek açıklamakta yarar vardır:
- Mağrib (batı) ve meşrik (doğu) sözcükleri, “batı-doğu” şeklinde söylendiğinde anlam, sadece iki yönü kapsamaz, bütün yönleri kapsar. Örnek olarak Müzzemmil suresinin 9. ayetinde “Rabbulmeşrigı velmağribi (doğunun, batının Rabbi)” ifadesi, sadece doğu ile batıyı anlatmayıp tüm yönleri ve mekânları ifade etmektedir. Yani “Allah her yerin Rabbidir” demektir. Bu sözcükler ile ilgili diğer örnekler şunlardır: Nur; 35, Bakara; 115, 142, 177, Şuara; 28, Rahman; 17.
- Dünya ve ahiret sözcükleri beraber söylendikleri zaman “her yer ve her zaman” anlamını ifade eder. Bu sözcükler ile ilgili Kur`an ayetleri şunlardır: Bakara; 217, 220, Âl-i Imran; 22, 45, 56, Nisa; 134, Tövbe; 69, 74, Yunus; 64, Yusuf; 101, Hacc; 15, Nur; 14, 19, 23 ve Ahzab; 57.
- Yaş, kuru sözcükleri beraberce kullanıldıkları zaman “ her ne varsa, her şey” anlamını içerir. Örneğin En`âm suresinin 59. ayetindeki “… Yaş ve kuru hiçbir şey yok ki, apaçık bir kitapta bulunmasın.” ifadesi, sadece yaşı ve kuruyu ifade etmeyip, canlı-cansız var olan her şeyi ifade etmektedir.
- Sabah, akşam sözcükleri de Kur`an`da farklı ifadeler içinde sıkça yer almakta ve “daima, her zaman” anlamına gelmektedir. Bu sözcükler ile ilgili ayetler de şunlardır: A`râf; 205, Ra`d; 15, Nur; 36, Mümin; 46, 55, En`âm; 52, Kehf; 28, Meryem; 11, 62, Fetih; 9, Furkan; 5, Ahzab; 42, İnsan; 25, Âl-i Imran; 41.
Görüldüğü gibi, birbirinin zıt anlamlısı olan sözcükler birlikte bir kalıp hâlinde kullanıldığında, kalıbın anlamı, sözcüklerin anlamlarından farklılaşmakta, zenginleşmektedir.
Konumuz olan “ins ve cinn” kalıbında da durum aynıdır. Kalıbı oluşturan sözcüklerin anlamlarına bakıldığında; “cinn”in algılanamayan varlık, “ins”in ise algılanabilen varlık olması dolayısıyla, “cinn” ve “ins” sözcüklerinin, birbirlerinin karşıtı olan sözcükler olduğu görülmektedir.
Bu karşıtlık, “insan” ve “cin”in yaratılışları konusunda bizi bilgilendiren Kur`an ayetlerinde de görülmektedir:
Rahman; 14, 15: O, insanı (görünen, bilinen varlıkları) pişmiş çamur gibi
kuru balçıktan (değişken bir maddeden) yarattı. Ve cannı
ateşin dumansızından (enerjiden) yarattı.
Hicr; 26, 27: Ve hiç kuşkusuz biz, insanı (görünen, bilinen varlıkları)
çınlayan kilden, işlenebilen çamurdan (halden hale giren bir
maddeden) yarattık. Ve cannı daha önce, en ince delikten bile
geçebilen yakıcı bir esintinin ateşinden (engel tanımayan
enerjiden) yaratmıştık.
Öyleyse ayetlerdeki “cann ateşten yaratılmıştır” ifadesinin anlamı; “elektrik, manyetik dalgalar, şua gibi gözükmez güçler, enerjiden yaratılmıştır” demektir. “İnsan topraktan yaratılmıştır” demenin anlamı da “beş duyuyla hissedilebilen, bilinen, görünen, tanıdık, ilişki kurulabilen, kaybolmayan, sürekli ortada duran varlıklar maddeden yaratılmıştır” demektir.
Anlamlarının birbirlerine zıt olduğunu gördüğümüz “ins” ve “cinn” sözcükleri, birlikte bir kalıp hâlinde kullanıldıklarında; “gördüğünüz-görmediğiniz, bildiğiniz-bilmediğiniz, tanıdığınız-tanımadığınız, yani herkes ve her şey” anlamına gelmektedir. bunun Kur`an`daki örnekleri ise şunlardır:
Zariyat; 56: Ben, cinn ve insi (herkesi) yalnızca, bana ibadet/ kulluk etsinler
diye yarattım.
İsra; 88: De ki: “İns ve cinn (herkes), bu Kur`an`ın bir benzerini ortaya
koymak için bir araya gelseler ve birbirlerine yardımcı olsalar,
yine de, onun benzerini, ortaya koyamazlar.”
Cinn; 5: Oysa biz, insanların ve cinlerin (herkesin) Allah`a karşı asla
yalan söylemeyeceklerini sanmıştık.
Rahman; 33: Ey cinn ve ins toplulukları, eğer göklerin ve yerin
bucaklarından aşıp geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşın;
ancak sultan/ üstün bir güç olmadan aşamazsınız.
Rahman; 56: Orada daha önce ins ve cinn dokunmamış (hiç kimse
tarafından elle ve gözle değinilmemiş), bakışlarını eşine
dikmiş eşler vardır.
Bu konudaki diğer örnekler şunlardır: En`âm; 112, 130, A`râf; 38, 179, Fussilet; 25, 29, Ahkâf; 18, Neml; 17, Rahman; 39, 74, Nass; 6, Hud; 119 ve Secde; 13.
Şeytan:
Kur`an`da, kötülüğün sembolü olup, kötülük ve şer telkin eden her şey “şeytan” olarak isimlendirilir. Kötülük telkin eden bir insana “şeytan” dendiği gibi, kıskançlık, öfke gibi kötü duygulara da “şeytan” denilmiştir. Dolayısıyla “şeytan”, görünmez ve müstakil (bağımsız) bir varlık değildir. Ama Kur`an`dan uzak kalmış halk kültürü “şeytan”ı, müstakil (bağımsız), görünmez, insanların başına musallat edilmiş bir düşman varlık olarak benimsemiş ve tanıtmıştır. Aslında Kur`an ile yakın olan bir kimsenin “şeytan”ı, müstakil (bağımsız), görünmez bir varlık olarak anlaması ve kabul etmesi mümkün değildir. Çünkü Kur`an, aşağıdaki ayette de görüldüğü gibi insanlara da “şeytan” demiştir:
Enfal; 48: O zaman şeytan onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara:
“Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve
ben de sizin yardımcınızım” demişti. Ne zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu o, iki topuğu üstünde geri döndü ve:
“Şüphesiz ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi
görmekteyim, ben Allah`tan da korkmaktayım” dedi. Allah
sonuçlandırması pek şiddetli olandır.”
Görüldüğü gibi Kur`an, insanlarla içlerinden biri olarak konuşan bir insandan “şeytan” olarak bahsetmiştir. Bu ayette “şeytan” olarak nitelenen kişinin kimliği hakkında, tarihî bilgiler ve tüm rivayetler aynı kişiyi bildirmektedir. Ama “şeytan”ı mutlaka bağımsız ve görünmez olarak görmek isteyen bazı eski tefsirciler(!), ayette “şeytan” olarak nitelenen kişinin, aslında o kişi kılığına girmiş “şeytan” olduğunu ileri sürmüşlerdir. İttifakla “şeytan”ın, kılığına girdiği söylenen kişi ise; Ben-i Kenâne kabilesi, Müdlic oğullarından Sürâka b. Mâlik b. Cu`şum`dur. Mekkelilerin Bedir yenilgisini, Sürâka`nın ayette belirtilen davranışına bağlamaları karşısında, eski tefsirciler (!), Sürâka`nın savaşa gitmediğini hatta savaştan haberi dahi olmadığını, ayette sözü edilenin ise Sürâka kılığına girmiş “şeytan” olduğunu söyleyerek, ayeti, kafalarındaki “şeytan” anlayışına uydurmaya çalışmışlardır. Oysa iddialarını dayandırdıkları ihtimal (Sürâka`nın savaştan habersiz olma ihtimali), inanılması mümkün olmayan ve mantıksız bir ihtimaldir. Çünkü 300-400 hanelik bir kentte yaşayan ve askerî otorite olduğu söylenen birisinin savaştan habersiz kalması söz konusu olamaz.
Kur`an`da insanlar için “şeytan” nitelemesinin yapıldığı bir diğer örnek Bakara suresindedir:
Bakara; 14 : Ve inananlara rastladıklarında, “inanıyoruz” derler.
Ve şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında, “Biz kesin olarak
sizinleyiz ve onlarla yalnızca alay ediyoruz” derler.
Bu ayette “şeytan” olarak nitelenenler, “görünmez varlık şeytan” değil, münafıkları ayartan ve onlar gibi insan olan akıl hocalarıdır.
Kur`an`da “şeytan”dan bahseden tüm ayetler dikkate alındığında görürüz ki, ŞEYTAN:
- Haramın yenmesini, haksız kazanç elde edilmesini emreden ve öneren,
- Kötülük, hayâsızlık ve Allah`a karşı bilmediğimiz şeyleri söylememizi emreden,
- Bizi fakirlikle korkutan,
- Bizi kuruntulara düşüren,
- Allah`ın yarattıklarını değiştirmeyi emreden,
- Bizleri kandırmak için yaldızlı sözler fısıldayan,
- Bize vesvese verip, kışkırtıp kafa bulandıran,
- Yaptığımız amellerimizle bizi şımartan,
- Bizi azdıran,
- İçki/ uyuşturucu ve kumarla, aramıza düşmanlık ve kin sokmak isteyen,
- Allah`ı anmaktan ve ona namaz-niyazdan bizi geri bırakmak isteyen,
KİŞİLER, GÜÇLER ve HUYLARDIR.
“Şeytan” başlığı altında çok kısa olarak değinilmesi gereken bir husus da “şeytan-ı racim” kavramıdır. Bu konuda da ne yazık ki Kur`an öğretilerinin dışında bir kabul yaygınlaşmış ve “şeytan” ile “şeytan-ı racim (kovulmuş, lânetlenmiş şeytan)” arasında bir fark gözetilmeden, iki kavram da aynı olarak kabul edilmiştir. Halbuki “Eşşeytanirracim (Kovulmuş Şeytan)”, genel şeytandan farklı özel bir şeytandır. Kovulmuş, lânetlenmiş şeytan; “İblis”tir. Konunun detaylı incelemesi “İblis” başlığı altında Tekvir suresinde verilmiştir.
Surenin 6. ayeti dil bilgisi tekniği açısından incelendiğinde, ayetin başındaki “min” edatının değerlendirilmesine göre, ayetin anlamının değiştiği görülmektedir. “Min” edatının “beyan” için kullanıldığının kabul edilmesi hâlinde, “hannas”ın, “cinn”lerden ve “ins”ten yani tanımadıklarımızdan ve iyi tanıdıklarımızdan istisnasız her insanın içine vesvese verdiği; “min” edatının “iptida-i gaye” için kullanıldığının kabul edilmesi hâlinde ise “hannas”ın, “cinn”ler ve “ins” hakkında yani tanımadıklarımız ve iyi tanıdıklarımız hakkında vesvese verdiği anlaşılır. “Min” edatının her iki şekilde de değerlendirilmesi mümkün olup, ayetin her iki anlamı da doğru ve uygundur. Burada üzerinde durulması gereken nokta; her iki anlama göre de “ins ve cinn” kavramının iki ayrı yaratık grubunu ifade etmeyip, insanların tanınan-tanınmayan, bilinen-bilinmeyen kesimlerini yani herkesi ifade ettiği noktasıdır.
Surenin 6. ayeti için verilen bir başka anlam da eski tefsircilerden Keşşaf sahibi tarafından verilen anlamdır. Ona göre “sudurinnnas” ifadesindeki “nas” sözcüğü, bizim “insan” olarak çevirdiğimiz sözcük değildir. Bu sözcük, “unutan kişi” anlamındaki “en nâsî” sözcüğü olup, söz akışı gereği sözcüğün sonundaki “ye” harfi düşmüştür. Bu takdirde ayetin anlamı; “O vesveseci, unutanların göğüslerine vesvese verir ki, unutanlar cinn ve instendir” demek olur. Böylece, bildik bilmedik herkesin, Allah`ı unutabileceği ve Allah’ı unutanların da vesvesecilerin vesvesesiyle yoldan çıkarılacağı vurgulanmış olur.
Felâk ve Nass surelerinden oluşan iki sığınma suresini (Muavvezeteyn) birlikte değerlendirdiğimiz zaman görüyoruz ki, iki surede toplam beş grubun şerrinden (zararlarından) Rabbimize sığınılması emredilmiştir. Zira bu beş grupta belirtilen şeylere karşı tedbir alma imkânı yoktur, buna insanların gücü yetmez. Bunlar, görünmez ve bilinmez düşmanlardır. Bunlar, Allah`a havale edilmeli ve zararlarının Allah`ımız tarafından giderilmesi istenmelidir. Kur`an`da bize bildirilmiş olan geçmiş ümmetlerin sığınma örnekleri de bu beş grupta belirtilenler kapsamındadır.
Bu örnekler, beş grup itibariyle şunlardır:
1- Yaratılanların (afetler) şerri:
Felâk; 2
2- Karanlığın (cehaletin) şerri:
Bakara; 67, Hud; 47, Mümin; 56, Meryem; 18, Cinn; 6, Duhan; 20
3- Sözleşmelerini bozan (hainlerin) şerri:
Yusuf; 23, 79
4- Hasetçinin şerri:
Mümin; 27, Duhan; 19-21
5- Hannas`ın şerri:
Müminun; 97, 98, Meryem; 18, Âl-i Imran; 36, Fussılet; 36, Nahl; 98,
A`râf; 200, Mümin; 56 ve Nas suresi.
Bu ayetler bize, Rabbimize hangi konularda sığınacağımızı örnekleriyle öğretmektedir. Rabbimize sığınacağımız bu konulara bakarak, kendimiz için bir dua adabı geliştirebilir ve talepte bulunurken, Rabbimizin o talebe uygun olan esmasını, sıfatını zikredebiliriz. Şöyle ki:
Günahlarımızın affını isteyecek isek, “Ya ğaffarazzünub! (ey günahları bağışlayan) Bizi bağışla!”
Rızık isteyecek isek: “Ya Rezzak (Rızık veren)! Bize bol rızık ihsan eyle.”
Ayıplarımızın örtülmesini isteyecek isek: “Ya settaraluyup! (Ey ayıpları örten) Ayıplarımızı ört.”
Aslında Rabbimize sığınacağımız konuları bildiren Felâk ve Nass surelerini, başlarındaki “qul (de ki)” sözcüğünü kaldırmak suretiyle dua olarak söyleyebiliriz. Hem de sürekli olarak.
Doğrusunu en iyi bilen Allah`tır
http://www.istekuran.com/index.php?page=176dc03baec48a336496710a029fcef2&id=2